İnceleme – Aşk 101 – Dizi

Çıkış tarihi: 24 Nisan 2020, 1 sezon 8 bölüm, toplam 5 saat 24 dakika. Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Wikipedia: Aşk 101, 24 Nisan 2020’de Netflix platformunda yayınlanan gençlik ve komedi türündeki Türk internet dizisi. 8 bölümden oluşan ilk sezon senaryosunu Meriç Acemi yazdı ve yönetmen koltuğuna Ahmet Katıksız oturdu.

Elite bitti birde bu çıktı başımıza
Bunlar bizim ahlakımızı bozmaya çalışıyor
Ergen/Kız dizisi lan bu
Osman gaymiş, Allah belanı versin Netflix, Osmanlıya hakaret bu, o diziyi yayınlatmayacağız

Diyenler gelmeden şipşak yazalım, izleyelim (mümkünse twitter’a girip diziyi aratmayın, IQ’nuz düşebilir).

Bir sene önce çıksaydı “Başlarım Aşk 101’ine, gidip 101 atalım” diyerek izlemekten kaçacağım bir dizi türü aslında. Tabii insan zamanla kendini kısıtladığını fark ediyor ve farklı şeyleri denemeye başlıyor. Böylece aşk, dram gibi yapımlara şans vermeye karar verdim. Ve baktım ki işin içinde duygular varsa gerçekten daha eğlenceli veya etkileyici oluyormuş malzeme. Sana bi yumruk attım, onun kaynına atladım, öbürünün şortunu indirip denize ittim falan derken bunları görmek istememişiz. Bu birazda insanımızın farklılığı sadece farklı mekana gitmek, farklı yemek yemek veya farklı giyinmek sanmasından kaynaklı. Farklı olmak istiyorsak önce farklı duyguları, hisleri tatmamız gerekiyor. Yani atıyorum hiç bebek sevmemiş olmakla hiç baklava-ayran yememiş olmak aynı şey değil. İlki eksiklik, farklı hissetmeye ve ruhsal olarak gelişmeye bir kapı ama ikincisi hayatında aslında hiç bir şey değiştirmeyecek (dediğimi umarım anlayanlar çıkar).

Her neyse diziye geçelim, yoksa burası yeni bir kitap başlangıcına dönecek. Son dönemde deli gibi dizi/film/oyun tüketimi var. Haliyle bizde bundan nasipleniyoruz. Öncelikle Outlander ile başlayıp (2. sezondayım daha), ardından hızlı bir Sex Education tüketimi, sonra How i met your mother tarzı olması sebebiyle Friends‘e (2. sezon 17. bölümdeyim henüz) bir şans vereyim derken kendimi dün gece (26 Nisan) Aşk 101‘e başlamış buldum. Tek oturuşta bitirdim.

Zaten bu oyuncu kadrosu diziyi izletiyor, açıkçası en beğendiğim kadın oyunculardan Pınar Deniz var (Vatanım Sensin’i izlerken tanıdığım güzellik), bazen kafa atarak burnuna müdahale etmek istediğim Kaan Urgancıoğlu var (tabii ki yakışıklı olmasını kıskanmıyorum, ne alakası var kardeşim?). Tabii ki ana kadro Alina Boz, yine çok sevdiğim oyunculardan Kubilay Aka kardeşim, Mert Yazıcıoğlu (bu çocuğu sevmiyorum ama iyi oyuncu), İpek Filiz Yazıcı ve Selahattin Paşalı.

Hikayemiz 90’lar İstanbul Lise hikayesi. Ama ne lise bildiğimiz lise, ne hikaye bildiğimiz hikaye. Kaderin bir araya getirdiği 5 liselinin tabiri caizse kıçlarını kurtarmak için çevirdikleri aşk oyunu işlenmiş. Ama güzel oyun bak, bu dizi bence tuttu ve devam etmeli. Şimdi günümüz İstanbul’u berbat olduğu için 90’lar havası pek yansıtılamamış maalesef, hani İstiklal Caddesinde ağaç yok, Beşiktaş sahil, Galata köprüsü gibi yerlerde aman 2020’de olduğumuz anlaşılmasın diyerekten yakın çekimler falan gırla tabii. Şafak Sezer diyorya Kutsal Damacanada “Memleketi…” neyse boşverelim bunları.

Hikayenin işlenişi, oyunculuklar gerçekten kaliteli. Her bir karakterin ayrı hikayeleri var ama tam olarak açmamışlar şimdilik bunu. Bu arada belki hiç açmayabilirler gibi geliyor bana. Çünkü bir anda geleceğe yani günümüze zıplama durumları olabilir. Bununla alakalı aşağıda Spoiler başlıklı bir kısım yazacağım çünkü yine tahminlerim var ve mevcut içerikten bahsetmek zorunda kalacağım. İzleyin derim, bir şey kaybetmeyeceğinize eminim. Hatta bir çoğunuz karakterlerin hikayelerini, bazı davranışlarını kendi ile özdeşleştirecektir. Ben diziye tam puan veriyorum. Ve devamını keyifle bekleyeceğim. İYİ SEYİRLER!

Çıkış tarihi: 24 Nisan 2020, 1 sezon 8 bölüm, toplam 5 saat 24 dakika. Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Güzel çete hocam…

BURADAN SONRAKİ KISIM SPOİLER İÇERİR!

Şimdiiii, gelelim fasulyenin faydalarına. Yahu kardeşim saçmalığa bak! Şimdi sen gidip Işık karakterinin gençliğine İpek Filiz Yazıcı’yı (163 cm) ve 20 yıl sonrasına Bade İşçil’i (173 cm) koyuyorsun. Bu gayet normal, 10 santimetre uzayabilir bir hanımefendi. Ama yine aynı sen Eda karakterinin gençliğine gidipte Alina Boz’u (173 cm) koyup, 20 yıl sonra ki haline Tuba Ünsal’ı (167 cm) koyuyorsun. Kardeşim biraz seçim yaparken buna dikkat eder insan. Kız hem 6 santimetre kısalmış, hemde bambaşka bir kadın olmuş. Hayır zaten dizide keyif almayacağınız sahneler tamamen Tuba ablamızın olduğu sahneler. Ya sanki ameliyatla rol yapma yeteneğini aldırmış gibi, bana ne bir duygu hissettirdi, ne başka bir şey. Ben diziyi izlerken muhtemelen bunlar bir yerde tamamen geleceğe sıçrayarak devam edecek diziye diye bir düşünceye kapıldım ilk Bade İşçil’in Işık’ın 20 yıl sonra ki hali olduğunu görünce (bunu zaten ilk bölümde anlıyoruz orası ayrı tabii). Abi hani Tuba Ünsal bana kalırsa eskisi kadar etkisi, nüfuzu olan bir oyuncu değil. Git Tuba Büyüküstün’e “ablacım saçları aynı renk yapalım gel oyna” de, boyları aynı Alina ile, uzamamış dersin geçersin, en azından “neyle yıkadınız da çekti bu kız 6 santimetre” diye düşünmeyiz. Hem oyunculuğu ve popülerliği ile top level seçim olurdu Tuba Büyüküstün, tip olarakta sırıtmaz kafa yormayın. Ama şunu fark ettim, tek tek karakterlerin gelecekte ki hali yüzleri görünmeden gösterilse bile Osmanla alakalı bir şey yakaladım gibi, Adamım Osman, Allah’ın cezası Osman. Osman’ın gelecekte ki hali Kıvanç Tatlıtuğ, o olmazsa Burak Çelik olabilir mi acaba? Bence olmalı. Kubilay Aka ve Mert Yazıcıoğlu için kimseyi düşünemedim ama dizi tamamen geleceğe taşınırsa sağlam bir kadro görme umudum var. Tabii Tuba Ünsal gibi kötü tercihler yapılmazsa 🙂

İnceleme: La casa de papel 4. Sezon – Dizi

“Dördüncü Sezon” Çıkış Tarihi: 3 Nisan 2020, 4. sezon 8 bölüm, toplam 6 saat 33 dakika.
“Genel” Çıkış Tarihi: 2 Mayıs 2017, Dört sezon 38 bölüm, toplam 29 saat 50 dakika.
Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Wikipedia: La casa de papel, İspanya yapımı bir soygun ve suç dizisi.

Adının üzerine tıklayarak ulaşabileceğiniz Freud dizisi inceleme yazımı bitirir bitirmez hızla La casa de papel’in merakla beklediğim 4. sezonuna geçiş yaptım. Oyuncu kadrosunun genişlemeye ve olayların iyice gerilip, karışmaya başladığı bir aşamaya geçiş yapan sezon diyelim. Bazıları izlemeden yada izlese bile analiz etme becerisinden uzak olduğu için “ne gerek var bu kadar uzatmaya?” diye sorabilir, aldırış etmeyin. Bu sezon olmuş abicim.

3. sezon pek hoş olmayan, merak uyandıran bir noktada kalmıştı. Bu sezon o sorulara yanıt bulacaksınız. Tamam yanıtınızı alıyorsunuz ama arkasından yepyeni sorular geliyor ve bizi 5. sezona kadar acaba ne olacak diye düşünmeye sevk ediyor. Ha olacaklar bence belli ama bu kadar çok sevilen bir dizi neden efsanevi bir ters köşe yapamasın? Bence yapmalılar. 5 son olacaksa, gerçek bir son olsun. Bence bu diziyi daha efsanevi bir hale getirecek (kurdun dişine kan değdi). Zaten her sezon irili ufaklı ters köşelerimiz oldu ama gerçek bir ters köşe lazım, büyük olmalı. Hayır hayır o değil, o konuda zaten milyonlar tek yürek, akıllarda tek soru; “Berlin yaşıyor mu?” değil. Biliyorum aklınıza bu geliyor direk, spoiler vermiyorum tanıtım videolarında zaten Berlin’i gördük. Flashback veya değil orasına yorum yok (ulan iyi merak uyandırdım he). Ama ben diziyi izlerken geleceğe dair Palermo ile alakalı bir şey yakaladım, gerçi Berlin ile alakalı bir şeyde yakaladım. Palermo kısmı belli olmaz ama Berlin kısmı mantık hatası yapılmaz yada karardan vazgeçilmezse kesin (bu kısımları yazının en en en altına SPOİLER olarak yazacağım, bence izlemeyen bakmasın).

Oyuncu performansının geliştiği, hikayenin çok daha hareketlendiği ve kaliteli satranç dönen bir sezondan bahsediyoruz, yeni gizemler getirirken bir yandan gelecekle alakalı sinyaller veriliyor. İzlerken bir dakika bile sıkılmayacaksınız (Muchas gracias Gandia), sıkılırsanız paranız iade.

Ha bu arada her sezon dizi için “Bu sezon Türk oyuncu olacak bla bla…” diye diye hikayeye en azından Türk karakter sokmayı başardınız. Ama o da ne? 🙂 Neyse ne anlatmayayım, sadece klasik Türk izleyicisinin “bizi kötü tanıtıyorlar” demeye devam etme sebebi olacak bir tip, hadi bu spoiler sayılmaz adı Osman (Osmancığım sesimi duyuyorsundur umarım).

Beklentinizin üzerinde bir sezonla sizleri baş başa bırakıyorum, eleştirilecek pek bir yanı yok, şimdi o zaman bende biraz araştırma yapayım hangi diziler geliyor, sizlere yeni yazımda hangi diziden bahsedeyim diye, görüşürüz.

İyi seyirler 🙂

“Dördüncü Sezon” Çıkış Tarihi: 3 Nisan 2020, 4. sezon 8 bölüm, toplam 6 saat 33 dakika.
“Genel” Çıkış Tarihi: 2 Mayıs 2017, Dört sezon 38 bölüm, toplam 29 saat 50 dakika.
Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

BURADAN SONRAKİ KISIM SPOİLER İÇERİR!

Palermo 5. sezonda ölebilir, tabii yazarların planları değişmezse. Kendisi zaten bunun sinyalini dizi içerisinde verdi. Muhtemel ölüm sebepleri; Plana sadık oluşu ve başarılı olması için bu fedakarlığı yapmasının gerekmesi, altta ise Berlin kısmında belirteceğim üzere imkansız ancak Berlin’in dönüşüyle bağlantılı olması.
Berlin dönsün istiyoruzdur ancak Nairobi öldüğünde Oslo, Moskova ve Berlin ona eşlik ediyordu. Bu sahne Berlin için kesinlikle öldü dememiz için yeterli. Ama o beklenen an gelir ve kararlar değişirse Berlin’in dönüşünü Palermo’nun ölümü ile kombin halinde görme ihtimalimiz olabilir.

İnceleme – Freud – Dizi

Çıkış tarihi: 23 Mart 2020, 1 sezon 8 bölüm toplam, 7 saat 4 dakika. Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Wikipedia: FreudSigmund Freud‘un erken dönemini konu edinen Avusturya-Almanya ortak yapımı suç dizisi.

Uzun bir aranın ardından Merhaba!

Maalesef ki içerisinde bulunduğumuz kötü dönemden biraz kötü etkilenmiş durumdayım, genel olarak kendimi uyumaya ve oyun oynamaya odakladığım için blogu biraz ihmal ettiğimi fark ettim (biraz alkol eşliğinde sohbet edebilmeyi isterdim sizlerle). Ama beni bu kötü dönemden arkadaşımın tavsiyesi olan Freud kurtardı. Açıkçası oyun oynamaktan bıktığım anda fark ettim ki yeni başlamış olduğum Stranger Things dizisini bitirmemişim, hızla onu bitirdim ama yine boşlukta kaldım. Bu seferde merak edip, tavsiye aldığım Kore dizileri ile arkadaşımın önerdiği, benimde merak ettiğim Freud arasında seçim yapmam gerekti. Tabii ki bilim damarım ağır bastığı için bu diziye başlayayım dedim, bu satırları okuyup Kore dizisi izleyip incele derseniz orayada geçiş yaparız. Ne yalan söyleyeyim full evdeyim ama fırsat yaratamadığım için 3 günde 8 bölüm ancak bitti. Ama iyi ki yayarak izlemişim. Siz şuan rüyanızda Corona olmamakla uğraşırken ben bu satırları sizler için yazıyorum (03.57).

Psikanalizin babası Sigmund Freud’un hipnozla olan haşır neşirliği bilinen bir durum (evet evet öyleymiş, bende yeni öğrendim). Bir bilim insanının çalışmalarını gözlemlemek için burs kazanıyor ve Fransa yollarına düşüyor. Bizim çok sevgili Netflix tabii ki durmuyor ve ayağının tersiyle topa bir vuruyor hoooop Freud dizi olmuş bizde izliyoruz… Şu başarılı oyunculuklar için, hikayenin işleniş tarzı için gerçekten izlenir bu dizi. Robert Finster‘i izlerken ayrı Ella Rumpf’u izlerken ayrı keyif aldım. Hele ki Ella hanıma sormak isterim, Ella hanım çocukken babanıza el mi kaldırdınız? Taş olmuşsunuz da… Birde Georg Friedrich performansı var ki alkış istiyor. Franz Poschacher karakterine can veren Christoph F. Krutzler‘in sesi ve kendisi zaten tatlılık abidesi. Muhtemelen izlerken sarılmak istediniz/isteyeceksiniz. Lenore karakteri için yorum yapmıyorum, bildiğin çakma Mrs. Hudson (Sherlock’un ev sahibi).

Zaten ilk başta diziyi izlerken “buna ufaktan bir Sherlock koklatmışlar” yorumum olmuştu. Freud, Fleur, Kiss ve Poschacher sürekli bir olayın içerisinde. Hipnozu falanı filanı derken bazen izlerken “keşke ışık açık olsa”, “keşke yalnız olmasam” diyeceğiniz yüksek gerilimli anlar olabilir. Şayet dönemi ve dönemin karanlığını o kadar başarılı bir şekilde aktarmışlar ki anlatılmaz yaşanır. Fleur’un sahneleri, özellikle hipnoz altında olduğu anlar sizi gerebilir. Spoiler vermemek için kendimi zor tutuyorum açıkçası, çok yorumda yapıyorum. Koskoca Freud hakkında yorum yapmak bize düşmez, dizi desen olmuş. Aşırı beklentiniz olacaksa başarılı oyunculuklar üzerine olsun, tam anlamıyla bir Freud kimdir nedir sorusunun yanıtını bulamazsınız, bilimsel bir anlatım değil izlenme odaklı hikayesel bir anlatım var ortada (Evet, izlenme odaklı hikayesel anlatım, patenti bana ait artık).

Ne aramalısınız? Başarılı oyunculuk, başarılı dönem dizisi, başarılı hikaye, bol miktarda hipnoz yapabileceğinize olan inanç, eser miktarda Sherlock’u tekrar izleme isteği.

Ne aramamalısınız? Bilimsel anlatım dili, Belgesel havası, sıkıcılık. Direk sıkıcılık yazsam diğer ikisine gerek kalmazdı gerçi.

Yeni sezonun geleceği şimdiden duyuruldu, ben lafı çok uzatmadan Netflix’i tebrik ediyorum ve La Casa De Papel‘in 4. sezonuna hızlı bir giriş yapıyorum (belki o yazıyı bundan önce bile okuyabilirsiniz).

Çıkış tarihi: 23 Mart 2020, 1 sezon 8 bölüm, toplam 7 saat 4 dakika. Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Size iyi seyirler, hemen altta ise Sigmund Freud’a ait olduğu iddaa edilen tek ses kaydını bırakıyorum, dinlersiniz, bir sonraki yazıda görüşmek üzere!

İnceleme: Hakan: Muhafız (The Protector) 3. Sezon – Dizi

3. Sezon Çıkış Tarihi: 6 Mart 2020, Üçüncü sezon 7 bölüm, toplam 5 saat 26 dakika. Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Wikipedia: Hakan: Muhafız, 14 Aralık 2018 tarihinde yayımlanmaya başlayan Netflix yapımı dramatik, fantastik, aksiyon ve bilimkurgu türündeki süper kahraman dizisidir.

Bu blogda göreceğiniz ilk süper kahraman içeren yazının bu olması beni derinden üzüyor (Ulan Marvel sıkıştıramadın şu araya bi film falan). Ama beni sevindiren dünyanın bildiği, tanıdığı ilk Türk süper kahraman olması. İlk bölümü izleyip, ikinci bölümün 20. dakikasında uyuya kaldığım doğrudur. Ancak bir sonra ki gece sabaha kadar hiç uyuklamadan diziyi bitirebildim (demek ki oraya kadar sıkıcıymış).

İlk iki sezonu izleyenler bilir. Ölümsüzler İstanbul’u alıp bir geçit açmak istiyor, böylece gezegeni düz edip geçecekler. Tabii Fatih Sultan Mehmet yer mi? Yemez. Veriyor görevi güvenilir, gözüpek bir askere. BD-40 Tertibim Çağatay Ulusoy‘un dedesinin, dedesinin, bilmem kaçıncı dedesi. Fatih rolünde Saim Karakale var. Kendisi günlük dizilerde falan oynuyordu sanırım ve denk geldiklerim gözümün önüne geldiğinde hiçte başarılı olduğunu düşünmüyorum. Her neyse zaten bu arkadaşın yerine ben Netflix’in yerinde olsam net Rise of Empires: Ottoman‘ın Fatih Sultan Mehmet’i Cem Yiğit Üzümoğlu‘nu konuk eder bir hype yaratırdım (Düşünün ey zeki dostlarım, okurlarım, anlayacaksınız sizde, mükemmel fikir değil mi?).

Şimdi birde Vezir ortaya çıktı, zaten 3 sezonun en hoşuma giden hareketi burada ters köşe yapmış olmalarıydı. Abicim sen ölümsüzsün, bırak keyfini çıkart dünyanın. Virüstü, salgındı ne uğraşıyorsun? Corona bir şey yapamamış bu millete, siz ne yapabilirsiniz eeeyyy mahluklar!? Demek isterdim ancak ortalığın anasını…

Bence Çağatay Ulusoy, Hakan karakterini oynamıyor, abi 3 sezondur düpedüz Netflix makyajlı Yaman Koper’i oynuyor. Yaman Koper demişten Medcezir’in Eylül’ü Hazar Ergüçlü zaten hali hazırda dizideydi ancak bilin bakalım ekibe kim katılıyor? Mert Asım Serez rolüne hayat veren, şimdi ki lakabıyla Mucize Doktor Taner Ölmez. Çokta şeker karakter arkadaşlar, içimizden biri gibi (gibi gibi). Da Serenay dışlanmış oldu biraz böylede, artık Cem Yılmaz abimizin filmlerine geçiş yapar artık 😀

Okan Yalabık o kadar iyi bir oyuncu ki, diğerlerinin aksine kendisini yorduğunu bile düşünmüyorum rolünü yaparken. Ha çok zor bir rol mü derseniz, orası tartışılır. Ama ben artık Türk oyuncuların genelinin aşırı overrated olduğunu düşünmeye başladım. Böyle dizileri izledikçe zaten bu düşüncem pekişiyor gitgide. Burçin Terzioğlu‘nun ellerine sağlık ama ben kendisini izlerken gerçekten sıkılıyorum. Ya hem karakter sıkıcı, hem kendisi sıkıcılaştırmaya çalışıyor gibi geliyor. Bu yeni ekip mevzusu çıktı bide. Allahtan akıllarına geç geldi bu fikir yoksa ekiptekilerin süper güçleri olurdu. Bu sefer onlara ayrı dizi yapıp işkence edeceklerdi bize oyunculukların, senaryonun, efektlerin vasatlığı ile.

Evet gelelim fasulyenin faydalarına… Türk dizisi olması sebebiyle, sevdiğim bir kaç oyuncu olması sebebiyle sıkılsam bile izlediğim bir dizi. İzlenmeyecek kadar kötümü derseniz şunu söyliyim, Türk televizyonlarında ki dizilerden daha kısa, reklam arası yok ve emin olun daha kaliteli. Ve istediğiniz zaman, istediğiniz yerde izleyebiliyorsunuz tek tıkla. Televizyonu bırakın, dijitale geçin. Şuan tvde yer alan dizilerimizin hepsini internete çekseler çok daha kaliteli yapımlara dönüşürdü her biri. Yani izleyebilirsiniz, şuan ben bu yazıyı yazmaktan sıkıldım açıkçası. O yüzden uzatmadan sonlandırıyorum.

3. Sezon Çıkış Tarihi: 6 Mart 2020, Üçüncü sezon 7 bölüm, toplam 5 saat 26 dakika. Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

İyi Seyirler, okuduğunuz için teşekkürler…

İnceleme: The Mandalorian – Dizi

Çıkış Tarihi: 12 Kasım 2019, 1 sezon 8 bölüm, toplam 5 saat 15 dakika. Diziyi izlemek için Disney+‘a girmeniz gerekiyor, TR’de hizmet vermediği için tek yol illegal siteler şimdilik.

Wikipedia: The Mandalorian, 12 Kasım 2019’da Disney+‘da yayınlanan Amerikan uzay western, internet tabanlı televizyon dizisidir. Yıldız Savaşları evreninde geçen seri, Jedi’nin Dönüşü döneminden beş yıl sonra gerçekleşen ve Yeni Cumhuriyet’in ulaşamayacağı yerlerde bir Mandaloryalı ödül avcısını izler.

Kısa bir aranın ardından tekrar Merhaba! Açıkçası dizi ve film konusunda çok seçici bir insanım. Vasattan uzak durmaya çalışan, konusu hoşuma gitmeyen bir dizi/film’i izlemek istemiyorum (blog açtığım için sanmayın ki sevmediğim şeylere saatlerce mahkum kalmayı kabul ederim). Güldüren, düşündüren, aksiyonlu, hayal gücünü zorlayan ve ucundan (artık) duygusal (evet şaşırtıcı, benden beklemiyordunuz bunu) dizi/filmleri izlemeyi tercih ediyorum. Yani merak etmeyin burada asla bir Diriliş, Kuruluş, Çukurova veya Eşkıya görmeyeceksiniz.

Bir önce ki dizi incelemem olan Rise of Empires: Ottoman ile sizlere en büyük zevklerimden birinin Tarih diğerinin ise Astronomi olduğunu söylemiştim. Çocukken ilkbahar ve yaz akşamlarında gökyüzünü izlemeyi çok severdim. Hele ki Sarımsaklıda ki evde terasa çıkıp zemine uzanır ve eşsiz gökyüzünün keyfini çıkarırdım. Bu sevgime dokunduğu, sürekli hayal ettiğim şeylerden birisi ise dünya dışı yaşam. Tabii bunun merakı ve açlığı ile Star Wars evreninden The Mandalorian‘ı (çok) geç keşfettim ve tek oturuşta bitirdim (dedimya acıkmışım).

Bu üçlüyü karşınıza almak istemezsiniz…

Hikayemiz ödül avcısı bir Mandaloryalı etrafında seyretmekte. Oraya gidiyor avlıyor, buraya gidiyor avlıyor, bazen tek bazen ekiple, bazen ise Baby Yoda’nın yardımıyla engelleri aşıyor. Karakterimiz çocukluğunda acı bir dibe vuruşa ve Mandaloryalılar’ın ona sahip çıkmasıyla dehşetengiz bir yükselişe sahip. Dehşetengiz dediysek yanlış anlaşılmasın, iyi anlamda kullandım. Abimizin nam-ı yürümüş ama yüzünü gören cennetlik, harbiden bak dalga geçmiyorum, hayır adam gösteremiyor bi salın adamı. Boşunamı “This is the way!” diyorlar!?

Görsel efektlerde Unreal Engine desteği sağlanmış, böylelikle daha hızlı ve daha güzel bir ortam yaratılmış. Teknoloji her şeyi aşar 🙂 Yapım şirketi ise Lucas Film (kalite denince ilk akla gelenlerden). Ben evreni açıkçası sevdim, genel olarak biraz tozlu sarı/kızıl tonlar arasında bir evren var. Gidilen bir kaç gezegenin her biri özgün yaratılmış. Efektleri anlatmaya gerek yok zaten, işi bilen yapınca mükemmel oluyor.

Şimdi diziyi izlerken zaten altta yazan sürenin 3,5-4 dakikası özetti, jenerikti vs. gidiyor. Yani bölümler çok kısa, 5 saat 15 dakika dedik toplam süreye ama tahminen 4 saat 45 dakika civarında. Oyunculuklara laf edemiyorum açıkçası, başarılı bir kadro kurulmuş ve herkes rolünü çok iyi yapmış. Herkesin Mando diye hitap ettiği başrolümüzün adı Dyn Jarren ve karaktere Pedro Pascal gibi kendini kanıtlamış bir aktör hayat veriyor. Gina Carano‘nun canlandırdığı Cara Dune karakterine ise bayılacaksınız, ben çok ısındım ablamıza, o çakal bakışlar varya… Daha fazla oyuncu ve karakterden bahsetmek istemiyorum, benim gözümde çok ahım şahım bir yer edinmediler, sadece yer aldığı kısa sürede Giancarlo Esposito‘nun Moff Gideon karakteri ile sergilediği “kötü nedir? nasıl kötü olunur?” performansına şapka çıkartılır, yaşasın karizmatik kötüler.

Şimdi tekrar ana karakterimiz Mando’ya dönelim. Net duygusal bir karakter ve bu boşluğunu “This is the way!” diye diye din yolu ile doldurmaya çalışıyor. Sonra ise karşısına Pikachu denen sarışın tatlı serserinin tahtını yerle bir eden Baby Yoda (The Child) çıkıyor ve zaten olaylar burada başlıyor. Kendisi 2019’un en yeni dev karakteri gibi bir şey seçilmiş. Zaten ben söylüyorum ya bu karakterin ötesinde bir şirinlik henüz yok (muhtemelen ilerde benim oğlum tahtı devralacak tabii). Ya kesin izlemeseniz bile şu karaktere bakın, oturup saatlerce sevmek istersiniz, benim bile babalık duygumu kabarttı yani. Ama benim en şaşırdığım şey Mando’nun Droid IG-11’e verdiği değer, spoiler değil izleyince anlayacaksınız zaten. Bu karakterden bunu beklemezsin yani. Greef Karga isimli etkili bir karakterde var tabii ama kendisini çok sevmedim, o yüzden kendisine pek yer vermedim ancak etkili, oyunculuk olarak göz dolduran bir performans var ortada.

Hızlı bir son paragraf yazmanın vakti geldi geçiyor.

Evren’in yaratılışı, görsel efektler başarılı. Oyunculuklar 10 numara 5 yıldız. Hikaye bazen “hadi amaaa” dedirtse bile kısa olduğu için akıp gidiyor, izleyin, izlettirin. İkinci sezon Ekim 2020’de geliyor ve müjdeli haberi veriyorum. Eğer dizi tutarsa karaktere özel film çekilecekmiş (E açın sınır kapılarını, izleyelim Disney+ ile).

Çıkış Tarihi: 12 Kasım 2019, 1 sezon 8 bölüm, toplam 5 saat 15 dakika.

Diziyi izlemek için Disney+‘a girmeniz gerekiyor, TR’de hizmet vermediği için tek yol illegal siteler şimdilik.

+Kuiil mi? Kim oynuyor Kuiil beyi?

-Zafer abi (Tamam be arkadaş bi espri yaptırmadınız, Nick Nolte).

+İyi.

Sevdiğim karakterlerden biri olan Kuiil’in efsaneleşme potansiyeline sahip repliği ile yazımı sonlandırıyorum;

“I have spoken”

İnceleme: Rise of Empires: Ottoman Dizi/Belgesel

Çıkış tarihi 24 Ocak 2020, 1 sezon 6 bölüm, toplam 4 saat 32 dakika. Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Wikipedia: Rise of Empires: Ottoman, 24 Ocak 2020 tarihinde altı bölümlük tek sezonun yayınlandığı, yönetmen koltuğuna Emre Şahin‘in oturduğu, senaryosu Celal Şengör ve Emrah Safa Gürkan danışmanlığında; Kelly McPherson tarafından kaleme alınan, tarih ve kurgu türündeki Netflix’in Türk orijinal belgesel dizisi. (Bahsedilen danışmanlara ek olarak diğerlerini kendim ekliyorum; Lars Brownworth, Roger Crowley, Jason Goodwin, Marios Philippedes, Michael Talbot, Karen Barkey, Tom Papademetriou, Tunç Şen)

Tarih en ilgili olduğum 2 bilim dalından birisidir. Bir diğeri ise Astronomi. Çocukken okumayı ilk öğrendiğim dönemlerde sobanın yanına halıya uzanır ve tarih ansiklopedisi okurdum. Okurken film izler gibi gözümün önüne gelirdi her bir bilgi (O filmleri çekecek adam yok piyasada). Bu tarih sevdam sebebiyle ilk fırsatta diziyi izledim (tek oturuşta bitti). Tabii altyazılı izlediğim için Türkçe seslendirenin Halit Ergenç olduğunu bilmiyordum, bu sebeple bazı kısımları özellikle açıp dinledim. Adamın oyunculuğunu geçtim, sadece seslendirmesi bile başlı başına sanat. Büyüksün Halit abi, severek izliyoruz. İngilizce seslendirme ise Charles Dance abimize ait.

Tarihte bir çok imparatorluk ve bir çok hükümdar tarihin akışına yön vermiş, birçoğu dünyayı dize getirip söz dinletmiştir, işte onlardan biride Kayser-i Rum veya Fatih unvanı ile bilinen Sultan II. Mehmed…

İstanbul’un fethini anlatan bu mini dizi/belgesel aslında bize ilkokuldan beri anlatılan bir çok bilginin eksik olduğunu gösterir nitelikte. Bu esere güvenmemin başlıca sebeplerinden birisi Sayın Celal Şengör hocamızdır (Hocaya Osmanlı düşmanı diyenleri blogdan dışarı alalım). Hocam işini bilir, hani nerede, niye yok İlber hocam? Spoiler olmaması sebebiyle bu bilgilerden bahsetmeyeceğim ama yolda, uyumadan önce vs. çerez niyetine izlerken şaşıracağınız bir kaç olay var ‘Ulan bu böylemiymiş?’ dedirten. Valla ben dedim, sizde diyeceksiniz (demişti dersiniz :)).

Bu arada kafama çok takıldı Mehmed/Mehmet konusu, ulan doğrusu hangisi diye başladım araştırmaya. Ve ilginç bir bilgiye denk geldim, sağda solda araştırdım hep doğrulanmış. Mehmed ismi Muhammed’in Türkçesiymiş. Bu sebeple Mehmet olamayacağı zaten aşikar, kısacası doğrusu Mehmed, canım Mehmed (Biz zaten bunu biliyorduk ne anlatıyon olum? diyorsanız sizin zürriyetinizi, pardon siz biliyorsunuz ama ben emin olmak istedim ve bunu araştırırken bir çok detay, ortamlarda hava atacağım şey öğrendim, yani tatava yapma, oku geç).

Uzatmayalım Sultan II. Mehmed rolünde genç ve başarılı kardeşim Cem Yiğit Üzümoğlu yer alıyor. Rakip takımın kaptanı (pardon pardon derbiyi izledikten sonra bu yazıyı kaleme alınca böyle şeyler oluyor) Bizans İmparatoru Constantine XI rolünde ise İtalyan Tommaso Basili yer alıyor (adam yaşıtım ve maalesef o benim hayalimi gerçekleştirirken ben oynadığı dizi hakkında yazıyorum kendi kendime, coğrafya kaderdir, gerçi Cem 94’lü). Tabii önemli karakterlere önemli oyuncular hayat verdi; Selim Bayraktar, Birkan Sokullu, Osman Sonant, Tuba Büyüküstün, Ushan Çakır, Tolga Tekin, Tansu Biçer, Erdem Akakçe, Baki Davrak, Tuğrul Tülek, Nail Kırmızıgül gibi. Damla Sönmez‘i es geçmeyeyim tabii, renk katmış Çukur’un Efsuuun’u.

Baş roller, ana karakterler çok iyi oyunculuk çıkarmış. Cem Yiğit Üzümoğlu ve Tommaso Basili gerçekten karakterin hakkını vermiş. Ama bunlara ek olarak Birkan Sokullu‘nun  Giovanni Giustiniani Longo’su artık benim gözümde filmi çekilmesi gereken bir karakter oldu, tabii o çıkıp tek başına orduyu biçmelerini es geçmek lazım, güzel abartmışlar kılıç ustalığını. Rivialı Geralt mı o? Bırakın gelsin, gel hele gel gel. Ama karakteri çok iyi oynamış, zaten son dönemin en başarılı 5 erkek oyuncusundan biri bana göre.

Tam diziye odaklanmışken jenerik başlıyor, jenerikten sonrada en heyecanlandığınız belki yeni bir sahne veya mevcut sahnede sağlam bir replik beklediğiniz anda Danışmanlar ekrana geliyor veya Anlatıcı konuşmaya başlıyor. İşte o an bir yarım kalmışlık hissi sarıyor bedeni. Ama dizi/belgesel karışımı bu kardeşim yapacak bir şey yok, izlerken benimde az sinirim bozulmadı dersem yalan olur yani.

Puan vermeye gerek yok, açın kesin izleyin. Önemli bir yapıt olmuş, belki devamı Sultan II. Mehmed ile belkide Türk tarihine dair farklı dizi/belgeseller ile gelebilir, gelsin.

Çıkış tarihi 24 Ocak 2020, 1 sezon 6 bölüm, toplam 4 saat 32 dakika.

Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Açıkçası sıradaki diziyi bilmiyorum, muhtemelen yeni çıkan/çıkacak bir dizi izleyeceğim. Zevkime uymazsa biraz daha geçmişe dönebiliriz.

Yani yazar burada diyor ki;

Beşinci günün şafağında beni bekleyin, şafakta doğuya bakın

İyi seyirler, okuduğunuz için teşekkürler 🙂

Yusuf Fahir Baba Fenerbahçe’ye kızdı, Galatasaray bir döneme son verdi :)

Maçı izlerken yer yer heyacanlandığım anlar oldu ama gerçekten Fenerbahçe ve Galatasaray gibi büyük kulüplerimize bu futbol yakışmıyor. Yahu Türk futbolunun 3 çınarından 2’si üst üste 2-3 pas yapamaz mı? Ben utanarak izledim bu futbolu. Acaba “Bu sene o sene mi?” diye düşündüm Galatasaraylılar gibi.

Açıkçası futbola dair konuşacak bir şey yok bu maçta. Benim tek gördüğüm şey Fenerbahçeli futbolcuların fiziksel olarak Galatasaraylılardan güçlü oldukları. Hemen hemen her pozisyonda Fenerli futbolcular ayakta kalırken Galatasaraylılar yerlerde yuvarlandı. Tabii biraz kendini kolay bırakma olayıda var, Galatasaraylı futbolcuların Arif Erdemlerden bile öncesine dayanan bir ekolüdür 🙂

Fenerbahçe açıkçası gördüğüm kadarıyla uyduruk bir penaltı kazandı. Kruse derbi golünü atmış oldu (Derbide gol atınca gerçek BJK,FB, GS’li olma durumu ayrı bir saçmalık :D). Ardından Donk’un güzel kafa vuruşu ile Galatasaray 1-1’i yakaladı ve hepimize ‘Acaba?’ dedirtti. Açıkçası dün Beşiktaşlı futbolcular kafa vuruşlarını yere doğru bu şekilde yapsaydı skor olarak çok farklı bir maç izlerdik.

Tabii yılın en çok kart çıkan maçını izledik. Ersun Yanal ile başlayıp Belhanda ve Deniz Türüç ile devam eden kırmızı kart furyası, Fatih Terim’in sarı kart görmesine kadar gerilimli bir maç izledik. Onyekuru’ya verilen penaltı tartışılacak ama karar hakemin berbat yönetimine rağmen doğruydu tamamen. Ben +10 uzatmayı görünce bi şaşırdım, ulan ne kadar çok durmuş oyun dedim.

Mehmet Ekici ise oyuna girdikten sonra Muslera ile karşılıklı öyle güzel hareketler yaptılar ki, ben ikisinide alkışladım. O şutlara o kurtarışlar, güzeldi. Fenerbahçe tabii bir anda yamyamlaştı, hem Onyekuru’ya sürekli pozisyon verip, sürekli Galatasaray’ı kapatmaya çalışıyorlar derken, yine o pozisyonlardan biri geldi ve Onyekuru Fenerbahçe’nin 21 yıl olması beklenen serisini tarihe gömdü. Zaten bunu başarsa başarsa Ersun Yanal gibi vasat bir hoca başarabilirdi, Galatasaray’a belki şampiyonluğu kazandırdı (bu moralle artık Galatasaray’ı tutmak zor olabilir) ama daha önemlisi son psikolojik üstünlüğü kaybetti artık Fenerbahçe.

O sene bu seneymiş Ersun hocam, Ali Koç başkanım… Maalesef Ali Koç’un başkan olduğundan beri başından bela eksik olmuyor, Aziz Yıldırım tekrar düşünür mü acaba başkanlığı? 🙂

Tebrikler Galatasaray, Mekanın cennet olsun Fenerbahçe (22.12.1999-23.02-2020 R.I.P.)

Yusuf Fahir Baba’yı kızdırdınız sanırım koruma kalkanları devre dışı kalmış 🙂

Okuduğunuz için teşekkürler…

İnceleme: American Gods – Dizi

Çıkış tarihi Nisan 2017, 2 sezon, sezon başı 8 bölüm, toplam 15 saate yakın. Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Wikipedia: American Gods, Neil Gaiman’ın aynı adlı romanına dayanan ve Bryan Fuller ve Michael Green tarafından premium kablo ağı Starz tarafından geliştirilen bir Amerikan fantastik drama televizyon dizisidir. Fremantle USA tarafından üretilen ve Lionsgate Television tarafından dağıtılan ilk sezon 30 Nisan 2017’de başladı.

Askerde bir arkadaşımın önerisi üzerine izlemeyi düşündüğüm bir diziydi. Yaklaşık 4 günde bitirmeyi başardım. Bölümler yaklaşık 1 saat ve 2×8 bölümden oluşuyor (şimdilik), 15 saate yakın (14 saat 48 dakika sanırım, he evet hesapladım). 2020 içerisinde 3. sezonun gelmesi planlanıyormuş.

Dizinin teması şöyle; Odin vb. tanrılar zamanla unutulmaya, onlara tapanların sayısı azalmaya hatta onları hatırlayan, tapan kimse kalmamaya başlıyor. Tabii ki bu fiziksel olmasa bile tanrının ölümü anlamını taşıyor. Ancak yeni bir tanrı ortaya çıkıyor yada kendini tanrı sanan birisi işte. Bay Dünya (Crispin Glover) ve yanında ki ayrılmaz ikilisi (Technical Boy ve Media) tabii. Bay Dünya onları kendisine bağlayıp çok daha farklı bir planın peşinde ancak Wednesday ve unutulan/unutulmaya yüz tutmuş diğer tanrılar ise tekrar kendilerine tapınılmasını, tekrar sevilmeyi arzuluyor. Tabii buda bazılarının Bay Dünya ile bazılarının ise Wednesday yani nam-ı diğer Odin (Ian Mcshane) saflarında yer almasına sebep oluyor. Yani bir savaş çıkacak ve hem dış düşman olan Bay Dünya ile hemde kendi aralarında bir savaşa tutulacaklar. Tabii bunların arasında masum adamımız Shadow Moon (Ricky Whittle, The 100’deki Lincoln abimiz) yer alıyor, başrolümüz. Adam bir sağa savruluyor bir sola, arkadaş adamın hayatı dram, karısı, kedisi, kumarı derken spoiler veremiyorum ama ben üzüldüm garibana.

Dizinin ilerleyişine gelirsek gayet ağır ilerliyor, izlerken muhakkak sıkılacaksınız ama vazgeçmeyin. Sabırlı ve başladığı işi yarım bırakmayı sevmeyen biri olarak sabrettim izledim. Ricky Whittle‘ın rol yapma yeteneklerini değil ama tarzını, duruşunu beğeniyorum. Dizinin ilgimi çekmesini sağlayan baş sebep abimizdir. Dizide oyunculuk olarak ise özellikle Ian Mcshane, Pablo Schreiber, Orlando Jones, Crispin Glover ve Peter Stormare öne çıkıyor.

Sonuç kısmına gelirsek, sıkılacaksınız ama bir şekilde kendini izletmeyi başarıyor. Mitolojik açıdan hoşunuza gidecek şeyler bol bol mevcut. Ha Salim diye bir karakterimiz var dizide, tek Müslüman ve kendisi eşcinsel. Şaşırdık mı? Hayır. Problem mi? Benim için problem değil, ötekileştirme mantığı ile yaratılan bir karakter ise üzgünüm ama gayet sevimli ve dürüst bir kişilik, tabii tanrısı iblisi aptal muamelesi yapıyor ama orası ayrı.

100 üzerinden 75 puan veriyorum diziye.

Başrol Ricky abimizin 2 sezonluk performansı ise benim için 100 üzerinden 65 diyelim (böyle dediğime bakmayın Atiye ve Hakan: Muhafız dizilerindeki oyunculukların üzerinde).

Çıkış tarihi Nisan 2017, 2 sezon, sezon başı 8 bölüm, toplam 15 saate yakın.

Diziyi izlemek için buraya tıklayabilirsiniz.

Sırada; Rise of Empires: Ottoman

İyi seyirler, okuduğunuz için teşekkürler 🙂

Beşiktaş vs. Trabzonspor 22.02.2020

Ümitlimiydim açıkçası Trabzonspor ligin en iyi top oynayan takımı benim nezdimde ama deli gibi bir yeneceğiz hissi vardı içimde.

Tabii maç başladı ve Trabzonspor dakika 5’te Sörloth ile öne geçti. Adam topu güzel bıraktı, Karius paşa hazretleri de bir o kadar güzel yedi golü.

İlk yarı Beşiktaş’ın tek kale oyunu ve ara ara Trabzon’un 1-2 tehlikeli girişim ile devam etti. Açıkçası Lenste ki gelişim ve değişim beni şaşırtıyor. Kardeşim seni halı sahaya çağırmazdık biz, ne bu hırs ne bu futbol aşkı? Hoca ne yediriyorsunuz bu adama valla helal olsun. Tabii top bizdeyken rakibi ceza sahasına kapatmak kadar top rakibe geçtiğinde yaptığımız inanılmaz pres beni cezbetti. Son yıllarda izlediğim en iyi futbolu oynuyoruz ve son yıllarda ligde bu kadar iyi oynayan rakibimizde pek yok gibi birşey.

Maalesef ilk yarı Trabzonspor’un 1-0 üstünlüğü ile bitti. Ancak ikinci yarı maçı çevireceğimize olan inancım tamdı.

İkinci yarı başladığında ise ilk yarının kopyası hatta belli bir seviyede daha hırslı, istekli oynayan bir Beşiktaş vardı. Trabzonspor bizim oyunumuza karşılık vermeye çalıştı, fırsatını bulduğunda zaten ne kadar iyi bir takım olduğunu kanıtlar nitelikte işler yaptılar. Baskı artmaya başladıkça ben tabii iyice gazlanmaya başladım, o arada 57’de Kevin-Prince Boateng sahneye bir çıktı tam çıktı, zaten maçın başından beri çabalıyor, bir şeyler yapmak istiyordu. Nihayet Burak Yılmaz’ın soldan verdiği pasta uzanarak Uğurcan’ı mağlup etmeyi başardı. Sadece 7 dakika sonra ise üst üste yaşanan karambollerin içerisinde Vida sahneye çıkıp skoru 2-1’e getirdi.

Skor 2-1’e geldikten sonra daha dengeli bir oyun oynanmaya başladı. Trabzonspor’un bastırıp skoru eşitleme isteği ve Beşiktaş’ın oyunundan vazgeçmemeye çalışması ile iki takımın temposu, topla oynama oranları dengelenmeye başladı. Yalnız şunu belirtmeden geçemeyeceğim, Uğurcan’ı geçmenin kolay yolu başarabilirsen kafa vuruşlarını yere yollamak. Öbür türlü çocuk bi şekilde çıkartıyor o topları. Kalitesini yine gösterdi bu maç. Doğan Erdoğan içinde söylemek istediğim şeyler var. LASK takımında oynadığı dönemden beri beğendiğim ve Football Manager oynarken Beşiktaş orta sahasına Atiba’nın bırakacağı bilinciyle montelediğim bir oyuncuydu. Bana kalırsa Dorukhan ile canavar bir ikili olurlardı. İki oyuncuda gerek adam adama, gerek alan kaplama, gerekse ofansif anlamda takım için elinden geleni yapıyor.

Maçla alakalı devam edeyim, Beşiktaş birden çok 3. gol fırsatını tepti ve 90+1’de Ekuban’ın sağ taraftan yerden, Beşiktaş’ın arka direğine doğru attığı pasta Sörloth 2-2’yi getiren golü Karius’un en ön koltuktan izleyişi eşliğinde attı. 90+4’te ise Atiba’nın kaçan kafa vuruşunda canımızdan can gitti, son şansı değerlendiremedik.

Genel anlamda bakarsak iki takımda bu maç özelinde ki performansı ile mükemmel bir futbol oynadı. Benim için Şampiyonlar Ligi grup maçları seviyesinde keyif verici bir mücadele oldu. Trabzon cephesinde işler yolunda gidiyor, Beşiktaş ise Sergen Yalçın’ın kanatları altında gelişimini hızla sürdürüyor. Böyle giderse tekrar yarışa dönebilir takım. Diaby hamlesi dışında eleştireceğim bir durum yok, zaten opsiyonda başka yoktu. Diaby izlerken beni gram heyecanlandırmayan bir futbolcu. Olmasa da olurdu yani.

Beşiktaş’ı ve Trabzonspor’u bir iki küçük hadise dışında ki centilmenliği ve oynadıkları futboldan dolayı alkışlamak gerekiyor.

Okuduğunuz için teşekkürler…

Ben Kimim? Ve bu blog ne işe yarayacak?

1993 yılında doğdum. 98 yılında Age of ve Fifa ile oyun oynamaya, akabinde okumayı öğrenmemle birlikte büyük bir heyecanla Tarih ansiklopedileri ve diğer kitapları okumaya başladım. Direkten dönen futbol ve espor maceralarımı anlatmıyorum bile.

Merak ediyorsanız dönemlere ayrılarak; Futbol, Kick Boks, Yüzme, Espor, Hikaye yazarlığı, Twitch Yayıncılığı ve artık hatırlamadığım bir çok şeyle amatör/profesyonel seviyede uğraştım.

Hayal dünyası geniş, yeniliğe açık bir insanım. Bu blogda duygularımdan, hobilerimden, canımın istediği şeylerden bahsedeceğim.

Yıllardır bir çok projem mevcut, artık hepsini yavaşça hayata geçirmenin zamanı geldi. İlk adım bu blog ile atılıyor, tabii ki ilerde daha profesyonelleştirmeye çalışacağım.

Şimdilik; Dizi/Film, Espor, Gaming, Kitap, Kişisel, Spor yazılarım yer alacak. Belki ilerde burayı daha farklı bir portala çevirmeyi bile düşünebilirim, Onedio korkma titre 🙂

Bu arada ilk olarak Askerde tuttuğum günlüğü yayınlayacağım, askerlik anılarımı yazarken birine ithaf etmiştim. Ancak ben yazılarımı olduğu gibi yayınlayacağım, bu sebeple askerlik anısı mı yoksa aşka dair bir günah çıkarmamı diye soru sorabilirsiniz. Kısaca Karışık çerez hocam, karışık çerez.

Şimdilik hepinize iyi okumalar dilerim…

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın